Klávesové zkratky na tomto webu - základní
Pøeskoèit hlavièku portálu

Nemrud’un Kizi Zilhan

23. 01. 2018 19:43:32
Nazım Hikmet’in bir ºiirinde dediği gibi ; ”Odayı saran odun kokusu, dıºarıda çiseleyen bir yağmur, sıcak bir çay ve aklımda çocukluğumdan kalma bir masaldı annem.”

Üzerleri annemin el emeği kanaviçe iºli yeºil yapraklı kırmızı çiçekler bulunan beyaz örtülerle süslü yastıkların konduğu kırmızı sedirlerin bulunduğu oturma odamızın tabanını da, tamamen kaplayan büyük kırmızı nakıºlı yünden bir halı, geleneksel bir düºkünlükle bağlandığımız kırmızı rengin ısıtan sıcaklığını ruhumuzda duyururdu.

Annem, o ateº kırmızısının içinde dolaºan incecik narin bir suydu. Ayağını bastığı her yere hayat taºıyan bir su.

Akºam yemeğinden sonra hep onun etrafında oturur ve onun bize bir hikâyeyi, destanı ya da efsaneyi anlatmasını isterdik. O sevgi dolu tatlı-narin sesiyle en yakınındaki çocuğun saçlarını nazik parmaklarıyla okºayarak bize, bizi büyülü dünyalara götüren bir hikâye anlatırdı.

Bir seferinde hikâye anlatmayı bitirdiğinde ona isminin anlamının ne olduğunu sordum. Ona sevgi ve saygıyla sadece ”Anne” derdik, Kürtçe ”Daye”.

Açıklamak yerine, güneº ıºığında yeºile dönen ºefkat dolu ela gözlerinin harelerine, dağ yamaçlarından, vadilerden dur durak bilmeden esip gelen kara meltem rüzgarlarını andıran içli sesinin rengini katar ve kederli bir kürtçe türkü söylerdi;

”Hazal’ım Hazal’ım oy haye...

Bugün Hazal’ımın evi yaylaya taºındı oy cefa

Gönlümün ateºi beni yaktı Hazal’ım...Haye...

Senin için gönlümün kanayan yaralarını götüreceğim aºık ve ozanlara, ey cefa...”

Onun sesinin her tınısı, türkünün her satırı, her hecesi kalbime ılık ılık akardı,Daye’min gözlerinden ip gibi inen gözyaºları gibi.

Memleketim Farqin’de (Türkçesi Silvan), annemin ismi Zilhan (Türkçe Zeliha) idi.

Kürdistan’da yani bizim yaºadığımız bölgede pek yaygın bir isim değildi. Farqin, bir zamanlar Kürd Merwani Krallığı’nın baºkentiydi. Ondan önce de MÖ 100 civarlarında Ermeni Krallığı’nın asil baºkent tacını taºıyandı.

Annemin ismi, masallardaki gizemli prenseslerin ismini anımsatırdı bana hep. Üstelik sadece bana değil, etrafımızdakilere de. Çocukluk arkadaºlarım bize, sürekli olarak”Annemin isminin neden Zilhan” olduğunu sorarlardı.

Annem, birgün bize, onunla birlikte bizim peygamberlerimizin ºehrini ziyaret edeceğimizi ve orada isminin gizemli anlamını anlatacağını söyledi. Bu, bizi daha da meraklandırdı;

”Ne zaman bu gizemli ºehri görmeye gideceğiz?”

diye sabırsızca sorduğumuzda bizi öpüp sarıldı ve bizler daha da meraklanmaya baºladık.

Sonunda bizim sürekli tekrarladığımız sorularımızdan artık bunalmıº olacak ki uzun zamandır ertelenen seyahat için (gerekli )düzenlemelere ve hazırlıklara baºladı. Aylardan nisandı, hava çok sıcak değildi ve Kürdistan, baharın en açıktan en koyusuna bütün yeºil tonlarına bürünmüº, rengarenk çiçeklerle bezenmiº ve süslenmiº bir güzel kızı andırıyordu... Dereler, dağlardan eriyen karlarla taºıyorlardı.

Türkiye’de, ekonomi serbest piyasa yerine devlet kontrolünde olduğu zamanlardı. Bir araba almaya karar vermek ve almak imkânsız gibiydi. Aslında hayat, daha sonra iyice tanıma fırsatını bulduğum komunist ülkelerdeki yaºamdan daha da zor ve daha az özgürdü.

Babamız, zeki bir insandı ve dostları olan biriydi, kasabadaki üçüncü veya dördüncü araç olan, 2. Dünya Savaºı’ndan kalma eski bir Willys jipi Adana’da bulup satın almıºtı. Babamız jipi kullanamayacağından ve muhtemelen zaten kullanmak istemeyeceğinden ºöförle gidilmesine karar verdi.

Eski Willys, dört çocuk, ºöför ve annem dâhil olunca bizim için pek büyük sayılmazdı. ªöförümüzle birlikte, bize dayanılmaz uzun gelen hazırlıklar bittikten sonra , daha yola çıkmadan kente varmanın heyecanına boğulduğumuz Peygamberler ªehri denilen gizemli bir ºehre ulaºmak için yollara düºtük.

Willys’imizle yolculuk, engebeli taºra yollarında bir gün sürmüºtü. Derelerin üstünden geçtiğimizde ºöför amcadan durmasını istiyor ve durduğunda derelere doğru koºuyor, hemen ayakkabı ve çoraplarımızı çıkarıyorduk ve suyun içinde çocukca zıplıyorduk.

Üstü açıktı Willys’in ve yolda giderken de üstümüzden esen rüzgârın tadını çıkarmak bambaºka bir zevkti. Peygamberler ªehri’ne varmadan önce güzergahtaki Kürdistan’ın resmi olmayan baºkenti Amed’in (Türkçe Diyarbakır) içinden geçmemiz gerekliydi.

ªehre bir kapıdan girdik, sokaklardaki ve ana caddedeki baºlarına ya da boyunlarına bağladıkları poºuları,ayaklarında lastik çizmeleri ya da cızlavetleri, yelek ve ºalvarlarıyla kalın bıyıklı erkekleri, ºalvarlarının üzerine giydikleri elbiselerin omuzlarına kadar inen, baºlarını bağladıkları leçekleriyle kadınları,yani Diyarbakır’lılar bize meraklı bakıºlarla bakıyorlardı. Biz de, onlara ve ºehrin etkileyici ve büyüleyici binalarına, konaklarına bakıyorduk.

Taºtan örülmüº, ºehri bir anne gibi sımsıkı sarmıº surları, kutsal kitaplarda anlatılan cennet bahçelerini anımsatan Hevsel Bahçeleri, bereketi, hayatı su olup Amed’e akıtan Dicle Nehri, tapınakları, köprüleri ve binlerce yıldır insanların ve bizim de ºimdi gelip geçtiği ana yolunun sağında ve solunda konuºlanmıº sokakları ile bu ºehrin, kalenin kalın duvarlarının içinde olması bizi büyülemiºti. Ana yol boyunca ilerledik ve sonra da ilk kapının tam karºısındaki diğer kapıdan geçerek ºehirden çıktık.

Biz o an, Amed’in iki kapısını tanımıºtık. ªehrin 4 kapısı vardı ancak (iki) haçı anımsatan diğer 2 kapısını tanıyamamıºtık. O an bizim için iki kapılı bir alemdi Amed... Aynı hayat ve ölüm gibi...

Sonra bir dağa tırmanan dar bir patika yol boyunca ilerledik. Orada, sadece ne zamandır olduklarını ve nasıl oraya geldiklerini bilemediğimiz ama merak ettiğimiz ucu bucağı görülmeyen çok büyük siyah taº tarlası vardı.

Çocuk yaºımızda yaºadığımız bu serüven bizi farklı bir dünyaya götürmüºtü. Seyahat boyunca biz, kendimizden geçercesine eğlenirken, önde oturan annemiz, arkaya dönüp yol boyunca sürekli tedirginlik içinde bize bakıyordu. En sevinçli ve yaramaz halimize bakarken arabadan düºeceğimiz korkusu ve telaºındaydı. Her ºey hakkında ve özellikle her “keºiften” ve daha çok zıplamamızdan ve bağırmamızdan gergindi ve muhtemelen emniyetimiz için endiºelenmiºti, seyahatimizin “kazasız-belasız” sürmesi için didiniyordu.

Yol, iki aracın aynı anda geçemeyeceği kadar dardı, nadiren bir traktör ya da kamyon belirdiğinde, ºoför amcamız, yolun en kenarına jipi çekiyor ve onların geçmesine yardımcı oluyordu. Biz, Willys’imizin içinde zıplarken yanımızdan geçen araçların içindeki insanlara el sallayıp selam veriyorduk, cevap olarak onlar da kornaya basıyorlardı ve onlar selamımızı aldıkları için biz de heyecandan havalara uçuyorduk.

Dağın zirvesine vardığımız zaman, kutsal bir pınarın çıktığı söylenen bölgede öğlen yemeği için durduk. Bir günde kırk ilkimin yaºandığı söylenen yerdi burası ve burada hava soğuktu, ama yine de annemizin bize söylediği ”kutsal pınarın kaynağı nerede olabilir”sorusunun cevabını bulmak için hepimiz atlayarak arabadan indik. Etrafımızda yine o kocaman siyah kayalar vardı ve o kayaların üzerinden kayarak ve sıçrayarak uzaktan duyduğumuz çağlama sesinin kaynağına doğru gidiyorduk. O sese o kadar odaklanmıºtık ki, annemize doğru yolda gidip gitmediğimizi bile sormadık.

O kaynağın, bir geçmiº dönem volkanının etrafımızı siyah kayalarla çevirdiği ve kocaman bir nehrin kayalarının arasından fırladığını öğrendiğimiz Karaca Dağı’ydı. Büyüdüğüm zaman onun, aslında sadece bir dere olduğunu fark edecektim ama o zamanlar benim için geniº ve kocaman bir nehirdi.

Annem, “nehir” kenarına bir halı serdi ve teyze ile önceki gün hazırladıkları yolluk yemeklerini üzerine koydu. Bizler, nehir kenarında zıplıyorduk, ama her ne kadar suyla oynamayı sevsek de, soğuk nehir suyu ürperticiydi ve cesaretimizi kırıyordu. O buz gibi suyun içinde, hayatımda hiç yaºamadığım o serinlik, ayaklarımdan baºlayarak tüm vücudumu kapladı hatta soğuktan sızlattı.

Annem bizi tatlı sesiyle sakinleºtirip bu suyun, Dicle Nehri gibi kutsal bir nehir olduğunu ve ”Tanrı’nın cennetimize su getirmesi için dört tane dere yarattığını ve bunun da o derelerden biri olduğunu” söyledi. Aslında, geçmiºte çok daha büyük olduğunu ve dağdan püsküren koca bir ateºin ºiddetiyle,suyun bir kısmının, Amed ºehrinden baºlayarak yol boyu gördüğümüz bütün kara taºları da savurduğunu anlattı.

Taºlar, yerden ateº çıkartan çok büyük bir patlamanın hatırasıydı ve o zamandan beri nehrin yatağı giderek daha daralmıº ve daha küçük hale gelmiºti. Orada yine, aynı evdeki kırmızı halının üzerinde oturduğumuz gibi, annemin etrafında oturmuº ve bize anlattığı büyüleyici hikayelerden birini daha hayranlıkla dinliyorduk.

ªoför amcamız, annemin hikayelerini uzaktan baºıyla onaylayarak dinledi ve bize arabamızdan el salladı. Aracımızı kutsal suyun olduğu ºiºelerle doldurduk ve Peygamberler ªehri’ne doğru yeniden yola koyulduk.

Gördüğümüz her yerde,sonu gelmez siyah kayaların arasında, koyun ve keçi sürüleri otlanıyorlardı. Onları hiç bu kadar çok ve bir arada gömemiºtik. ªöförümüz kornaya basınca panikleyen hayvanlar sağa sola kaçıºıyorlardı ve biz de hayvan sürülerinin telaºlı hareketlerini izliyorduk. Çobanlarına el salladık, onlarda bize el salladılar.

Birkaç sefer annem arabanın durdurulmasını istedi. Jipimizden indi ve çobanların yanına yaklaºtı, onlara ev yapımı ºekerlemeler ve Kutsal Nehir suyundan verdi. Ayrılırken öne doğru çok eğildi, neredeyse yere değiyordu, sağ elini sol göğsüne koydu ve sonra ağzına ve alnına dokundurup onlarla vedalaºtı.

Sonunda da ellerini semaya açıp kürçe; “Tanrı sizi kutsasın kardeºlerim” dediğinde, beraberce ; “Amin ya Rab” dediler ve çobanlar da aynı ºekilde anneme cevap verdiler. Onlar da hafifçe eğildiler, sağ elleriyle sol göğüslerine, ağızlarına ve alınlarına dokunup “Tanrı yolunuzu açık etsin bacım, Amin,” dediler.

Biz, annemizi izliyorduk ve onun hiç tanımadığımız çobanlara ºeker vermesinden ve onlarla rahatça konuºmasından gurur duymuºtuk ve onları dostumuz olarak kabul ediyorduk, çobanlar artık bizim dostlarımız,amcalarımız olmuºlardı.

Akºam çökerken, Peygamberler ªehri’ne yaklaºtık. Bizim zavallı cefakar annemiz, tüm yol boyunca arkaya dönüp bize analık koruma içgüdüsüyle bakan gözlerini bizden ayırmadan çobanların ne kadar fakir olduğunu anlatmaya baºladı;

Sürülerini sabah erkenden otlatmaya çıkartmaları gerekiyordu. Tam güneº doğduğu sırada, tüm o siyah kaya parçalarının arasında, koyun ve keçileri için taze ot aradıklarından, onların nasıl yakıcı öğlen güneºi altında oturduklarından, koyun ve keçileri gibi onların da aºırı sıcaktan dolayı artık yürüyemeyecek kadar yorulduklarından ve bu çobanların bir gölge parçası bile bulamadıklarından bahsetti.

Bugün dahi onun tüm konuºmasını ve o çobanlar için ne kadar üzüldüğünü net bir ºekilde o günkü canlılığıyla hatırlıyorum. Çünkü annemin en çok söylediği o türkünün kederini giymiºti çobanlarla ilgili bütün cümleleri;

”Hazal gariptir oy Hazal, gariplik zordur,oy cefa...”

Annem, Peygamberler ªehri’nin İncil’de ve Tevrat’da geçen Cennet ªehri olduğu ve Tanrı’nın kendisinin orayı koruduğuyla ilgili, orayı mistikleºtiren hikayeler anlatmaya baºladı. Balıklar dolu göller olduğundan, ama öyle ki bazen sudan fazla balık olduğundan, ancak insanlar tarafından bu balıklara dokunulmadığını anlattıkça da biz daha da büyüleniyorduk. Orası, Adem ve Havva’nın soyundan gelenlerin halen yaºadığı yerdi. Annemin anlattığı her ºey o kadar büyüleyiciydi ki, konuºmasını sürdürürken, ben, orada sanki kahramanı olacağım bir masalın, uyanmak istemeyeceğim bir düºün içinde hissediyordum kendimi ve geçmiºe gidip geliyordum.

Annem, bizi bir kez daha ºaºırtmıºtı. Nuh ve Ark’ı, tufan sonrası, onların, üzeri Tanrı tarafından hiç insan ayağı değmesin diye kaplanmıº yüksek dağa nasıl indiğini, bize Adem’le Havva hakkında akºamları anlattığı mistik hikayelerinden biliyorduk. Cennet’i de biliyorduk ama bu ºehir hakkında anlattıklarını ilk defa duyuyorduk ve oraya varmak için sabırsızlanıyorduk. ªöförümüz amcayı ”Orada ne zaman olacağız, daha çok var mı oraya varmaya?” gibi bezdiren soru yağmuruna tutuyorduk.

Sonunda Peygamberler ªehri’ne vardık. İlk baºta tüm görebildiğimiz, çevremizin nar ve zeytin dolu ağaçlarla ve bir de fıstık ağaçlarıyla dolu olduğu ve yüksek dağların yarım ay ºeklinde ºehri çevirmiº olduğuydu. Ama bir an önce balıklarla dolu olan gölleri de görmek istiyorduk. Ancak vakit çok geç olduğundan kalacağımız yere, bizi kendi öz çocuklarıymıºız gibi çok hoº ve candan karºılayan, kucaklayan annemin akrabalarına gittik.

Bize, evlerindeki her ºeyi ikram ediyorlardı ve düºündüklerinden bir gün önce gelebilmiº olmamıza gerçekten çok ºaºırmıºlardı ve yeteri kadar hazırlık yapamamıºlığın ağır suçluluk duygusu altında özür diliyorlardı. İçinde özenle kesilmiº gül yapraklarının yüzdüğü ayran ve Sare Ana’nın üstüne bal ve kaymak sürülmüº ekmeğinden getirdiler. ªimdiye kadar yediğimiz en lezzetli ekmekti Sare Ana’nın ekmeği.

Büyükler, bütün gece Peygamberler, Adem ve Havva, Nuh ve İbrahim ve kötü Nemrut’u sanki daha dün yaºamıºlar ve hala yaºıyorlarmıº gibi büyülerle donatarak anlata durdular. Aralarında sadece sözünü ettikleri Nemrut kötüydü, onun dıºındaki herkes asildi, sevgi,ºefkat ve nur doluydu ve hepsi çok kutsaldılar. Ben, aniden bu kadar kötü biri olan Nemrut’un Peygamberler ªehri’nde hala yaºıyor olabileceği düºüncesiyle ürktüm.

O gecenin sabahında, annemize ismi hakkındaki hikayeyi tekrar sorduk, çünkü buraya kadar olan macera dolu bu uzun yolu isminin anlamını öğrenmek için kat etmiºtik. Her zaman yaptığı gibi bizleri sevgiyle okºayıp bu gün nihayet merakımızı gidereceğini ve ismini hiç unutulmayacak isim yapan yeri göstereceğini söyledi.

Erken saatlerde misafirperver akrabalarımızla birlikte dağlara doğru yola çıktık. Biz çocuktuk, bize seyahatimizin yolu çok dik ve yorucu geliyor , bu yüzden de büyüklerimize sık sık mola verdirtiyorduk. Dağın zirvesine varmadan, molalarda bize, teyzemiz sürekli soğuk su ve ºeker veriyordu.

Dağın zirvesinde, teyzemizin evinden getirip serdiği halıya oturduk ve annemiz tatlı sesiyle en nihayet sabırsızla beklediğimiz ve uğrunda, yabancı bir coğrafyadan bu kadar uzun yol geldiğimiz isminin hikayesini anlatmaya baºlamadan önce, dağın zirvesinden parmağını aºağıdaki görüntüye uzattı. ݺaret ettiği yer, göz alabildiğine uzanan ve bakınca insanın nefesini kesen geniº bir ovaydı. Annem, buranın Tanrı’nın yarattıktan sonra Adem’i gönderdiği cennet olduğunu ve Adem tek baºına üzgün ve yanlız olmasın diye Havva’yı yarattığını söyledi.

Nuh’u hatırlayıp hatırlamadığımızı sordu ve biz de hemen hatırladığımızı söyledik. O, Ark’ı inºa etmiº ve tufandan korumak için tüm hayvanları içine almıºtı. Annem, bize Ark’ı görüp göremeyeceğimizi yani hayal edip edemeyeceğimizi sordu. Nuh, Tanrı’ya inanmıºtı ve kendisinden istediği her ºeyi yapmıºtı, böylece o sadece Nuh’u değil, tüm hayvanları ve bitkileri de kurtarmıºtı.

Yaratan, Adem’e soğuktan olduğu kadar bütün kötülüklerden de korunması için bir post sunmuºtu. Daha sonra Nuh’ta yaratanın ona sunduğu postun varisi olmuºtu. Nemrut, Nuh’un en büyük torunuydu. Nemrut, Adem’in de giydiği bu postu alarak kendisini korumaya almıºtı ve böylece çok böbürlenerek Tanrı’ya bile itaat etmeyi bırakmıºtı. İsmini iki dağa vermiºti. Bir tanesi oldukça uzaktı, Adıyaman ºehri yakınındaydı ve at üstünde 1 haftalık seyahatle gidiliyordu. Diğeri ise Van Gölü yakınında, atla 3-4 haftalık uzaklıkta, dağlar silsilesinin içindeydi.

İlk dağ, kıºın bir kısmını geçirmek içindi. Van Gölü yakınındaki ikincisi ise yazın bir kısmını geçirmek içindi, çünkü orası yazın kavurucu sıcaklığında bile serindi. Nemrut Dağı’nın yüksek tepesinde kıºın bile hiç donmayan, sıcak ve çok derin, volkanik bir göl vardı. Çok büyük ve sıcak sularında yıkanmak “her derde devaydı” çünkü daima tüm hastalıklara devaydı.

Nemrut, bir de uzaklarda, çöllerin ortasında, büyük Babil isminde bir ºehri daha kurmakla kalmamıº ayrıca baºı neredeyse göğe eriºen Babil Kulesi’ni inºa ettirmiºti, çünkü o, yüksekliğiyle Tanrı’ya denk olmak istiyordu.

Nihayet ºeytan, onu yönetmeye baºlamıºtı ve Nemrut’da kendine göre pek çok küçük Tanrı üretmeye baºladı. ªeytan, Nemrut’a bir gece rüyasında gelecek yıl Ruha (Urfa) ºehrinde bir oğlan çocuğu doğacağını ve büyüyüp onu öldüreceğini söyledi.

Ertesi sabah Nemrut, muhafızlarına o yıl doğacak tüm oğlan çocuklarının öldürülmesini emretti ve erkek çocuğu katliamı baºladı. Ama subayı Ahad’ın eºi Nuna’da hamileydi. Doğacak çocuğun kız mı oğlan mı olacağını bilmediklerinden hamileliğini gizlediler. Nuna, bir oğlan doğurdu. Onu gizlice Ruha’nın yukarısındaki dağlara götürdüler ve Nuna’nın acılı gözyaºlarıyla bir mağaraya bıraktılar.

Bebek açtı ve sonunda bir diºi ceylan onun açlık dolu ağlayıºını duydu , acısına dayanamadı. Her ne kadar tehlikeli insan türünün bir yavrusu olsa da, ceylan, bebeğin yanına geldi ve insanlardan korkmasına rağmen bebeği büyüyene kadar emzirdi.

Günün birinde, bebeğin anne ve babası çektikleri ızdıraba artık dayanamayarak ve hiç olmazsa bebeğin kemiklerini bulup gömmek için, bebeği bıraktıkları mağaraya gittiler. Oğullarını hayat dolu ve neºeyle hayvanlarla oynarken bulunca ºaºkınlık içinde kaldılar. Çocuğu, tanrılardan birinin beslediğini zannettiler, ama onu besleyen , annelik edercesine emziren bir ceylandı.

Zaman içinde zalim Nemrut’un emri unutulunca bebeği mağaradan getirip ona İbrahim ismini verdiler. Oğlan, büyüyüp güçlü ve cesur bir erkek olduğunda, Nemrut ve kendi babası da dahil putlara inananlara karºı, ikonaları ve tapındıkları taºları kıracağı mücadeleye girdi. Nemrud’un tek Tanrı’ya ihanet ettiğini ilk haykıran o oldu.

Nemrut, çok kızgındı ve İbrahim’in zindana attırdı. Nemrut’un kızı Zilhan, İbrahim’in en yakın arkadaºıydı, birbirleri için bacı-kardeº gibiydiler. Sadece Zilhan, ona tek bir Tanrı’nın olduğunu söyleyen İbrahim’e inandı. Babasının İbrahim’i hapse attırdığını öğrendiğinde, buna isyan ederek babasının yanına gitti ve dizlerinin üzerine çöküp babasından İbrahim’i affetmesini, hiç olmazsa bunu, kızının hatrı için yapmasını istedi ve yalvardı.

Ama Nemrut, gaddar ve kendini tanrılara denk gören biriydi. İbrahim’i serbest bırakmadı ve kızını ºehrin diğer ucundaki Ruha’yı çevreleyen dağlardan birinin yamacındaki yazlık sarayında gözaltına aldırttı.

Zilhan, keder içerisinde her gün sarayın bahçesindeki bir kayaya gidip acı içinde ağlıyor, İbrahim’in öldürüleceğinden korkuyordu. O kadar çok ağlıyordu ki, gözyaºları bir pınar oluºturdu, bu pınar, ağladığı dağdan aºağılara aktı ve sonucunda dağın altındaki ovada bir göl oluºturdu.

Her yanında tüm çiçekler, güller ve narlar, incirler, kayısılar ve ºeftaliler doldu, taºtı ve orayı reklendirdi. Tanrının yeryüzündeki tüm ganimetleri orada yeºerdi , orası kutsal kitaptaki cennetin bir eºi olmuºtu artık. Tanrı’nın bütün bereketi Urfa’da, Zılhan’ın gözyaºlarından oluºan gölün kıyılarını doldurmuºtu.

Nemrut, Ruha Dağı’nda mancınık kurulması için, iki uzun sütun yapılmasını emretti. İbrahim bu sütunların arasında olan mancınığa konacak ve ateºin içine fırlatılacaktı.

Nemrut, evlerde yemek yapmak ve ısınmak için bile odun kullanımını yasakladı ve krallığındaki tüm odunları dağın altındaki, cehennem ateºi gibi olan bu ateºe katılmasını emretti.

Tüm vadi odunlarla doldu ve neredeyse dağla aynı boyda bir odun tümseği oluºtu. Dağın altında, alevleri neredeyse bulutlara kadar yükselen bir ateº yakıldı, İbrahim o ateºe atılacaktı. Rivayete göre, ateº için en fazla odunu katır taºıdığından Tanrı, katırı lanetledi ve katır katırla çoğalmaz oldu.

Bundan sonra zalim Nemrut, mancınığın doldurulmasını ve İbrahim’in harlı ateºe atılmasını emretti. Ama Tanrı, ateºi suya ve halen yanmamıº odun parçalarını ise balığa dönüºtürdü. Tanrı, İbrahim’i suya düºmesi yerine Zilhan’ın gözyaºlarıyla sulanmıº o cennet bahçedeki yumuºak çimenlere düºürttü. Zilhan’ın gözyaºlarıyla oluºan gölle, ateºten oluºan göl, birbirine ulaºtı.

Böylece biz, annemin hem nadir hem de güzel, büyülü isminin ne anlama geldiğini nihayet öğrenmiºtik. Mancınık Sütunları’nın altında, annemin o sevgi dolu tatlı sesiyle, bize ºimdiye kadar anlattığı diğer tüm efsane,hikâye ve destanlardan çok daha fazla etkilenmiºtik, büyülenmiºtik.

O göller, o zamandan beri varlar ve kimse orada yaºayan balıklara dokunamıyor. Güzel,rahim Zilhan’ın gözyaºları ve ateºten oluºan bu göllerin içinde sudan fazla balık oluyor ve bu balıklar hayatlarını, Tanrı’nın onlara bağıºladığı kendi cennetlerinde yaºıyorlar.

Bu yaºımda anladım ki, milyarlarca insanın yaºadığı yeryüzünden ve onun üzerinde yaºanan kederli günlerden ve hatta zaman zaman kendi duygusal çemberimden bile kaçıp huzur bulduğum, tek yer olan çocukluğumdan ve çocukluk anılarıma ait her ne varsa, herºeyi karºı konulamaz bir ºekilde özlüyorum. İlk önce de, o zaman diliminin ve bütün zaman dilimlerimin tahtına olağanüstü zerafetiyle oturan Daye’mi özlüyorum ve onun söylediği o kederli türkünün kulaklarımda kalmıº sesiyle ruhumu avutuyorum ve sağaltıyorum;


”Hazal’ım Hazal’ım oy haye...

Gönlümün yanıkları kabardı yine Hazal’ım...Haye...”

********************

Ceska verze clanku je zde : https://uzunoglu.blog.idnes.cz/blog.aspx?c=580475

Slovenska verze clanku je zde : https://uzunoglu.blog.idnes.cz/blog.aspx?c=624202

Autor: Yekta Uzunoglu | úterı 23.1.2018 19:43 | karma èlánku: 6.91 | pøeèteno: 257x


Další èlánky blogera

Yekta Uzunoglu

Rukojmí - 1 - Demokratická vımìna kus za kus

Rukojmí - institut, kterı patrnì zaèal existovat spoleènì s lidskou civilizací. Ani božské, ale ani lidské zákony nedokázaly tento institut odstranit ze života naší jinak lidské spoleènosti.

12.3.2018 v 15:39 | Karma èlánku: 0.00 | Pøeèteno: 44 | Diskuse

Yekta Uzunoglu

Rukojmí - 2: Pragmatická demokracie a Kurdové jako rukojmí

Dne 18.09.2005 se mìly konat v SRN federální volby. Schröder, jako kandidát do funkce kancléøe v dalším období, se bál prohry a potøeboval hlasy Turkù žijících v SRN majících dvojité obèanství.

12.3.2018 v 8:33 | Karma èlánku: 0.00 | Pøeèteno: 12 | Diskuse

Yekta Uzunoglu

Rukojmí – 4 - Krajsky,Tigrid, Kohout a Charta 77...

Bylo to nìkdy v srpnu roku 1979, kdy jsem se po dlouhé konzultaci se svımi pøáteli z øad Charty 77 rozhodl ve správnı èas, aniž bych byl zadržen, dostat do domu Prof. Jiøího Hájka v Zahradním Mìstì v Praze.

11.3.2018 v 18:35 | Karma èlánku: 0.00 | Pøeèteno: 28 | Diskuse

Yekta Uzunoglu

Rukojmí 3 - Pøípad tureckı Renault

Psal se rok 1968, kdy se francouzskı státní podnik Renault a turecká spoleènost OYAK patøící vıluènì vojákùm dohodli a založili spoleènost Renault Turecko a následnì zahájili spoleènou vırobu osobních automobilù .

11.3.2018 v 14:27 | Karma èlánku: 0.00 | Pøeèteno: 24 | Diskuse

Další èlánky z rubriky Ostatní

Frantisek Sklenar

No Point to Worry about... 2018.07.17.

Blog o veciach, ktorımi nemá zmyslel sa trápi... ak sa Vám páèi, èo vidíte, prosím zdie¾ajte. Ak nie...

17.7.2018 v 5:07 | Karma èlánku: 0.00 | Pøeèteno: 0 | Diskuse

Martin Faltın

Trumpa neznám, ale chtìl jsem jeho kravatu, Putina neznám taky

a nechci od nìj vùbec nic. Zato mám v Rusku již 40 let tøi skvìlé kamarády, což o tom postarším tıpkovi ve Washingtonu, kterı ke mnì natáhnul ruku, øíci nemohu.

16.7.2018 v 22:15 | Karma èlánku: 9.99 | Pøeèteno: 99 | Diskuse

Dana Adámková

Coursing

Super relax. Pro psy, když je to baví. Odreagování i pro panièky. Setkání stejnì postiženıch lidí je vždy fajn. Pøiznám se, vyhledávám akce pro psy. Èlovìku pøijde, že je mezi „normálními lidmi“.

16.7.2018 v 17:39 | Karma èlánku: 8.89 | Pøeèteno: 118 | Diskuse

Radka Kielbergerová

Luboš dnes slaví a já vzpomínám na první vážnou lásku

Jméno, které šestnáctého èervence vykouklo z kalendáøe, nebude vykukovat dlouho. Pod Lubošem sedí jméno Cedrik. To je ten novı kalendáø, kde jsou ženské odvozeniny zrovnoprávnìny a nová jména našich vod vítìznì zadupávají domácí

16.7.2018 v 17:13 | Karma èlánku: 10.55 | Pøeèteno: 206 | Diskuse

Eva Sykova

Nìco s nízkou porodností dìlat musíme!

Ne náhodou jsem zase si pøeèetla pár demografickıch údajù. Znovu mne šokovaly. Tøeba skuteènost, že za války se v Èechách a na Moravì narodilo dvakrát tolik dìtí, co dnes.

16.7.2018 v 16:45 | Karma èlánku: 12.98 | Pøeèteno: 395 | Diskuse
Poèet èlánkù 320 Celková karma 0.00 Prùmìrná ètenost 708

yektauzunoglu.com 

https://www.facebook.com/MUDrYektaUzunoglu

https://twitter.com/YektaUzunoglu?

 

MUDr. Yekta Uzunoglu (kurdskım jménem Yekta Geylanî, * 10. kvìtna 1953 Silvan, Turecko) je kurdskı lékaø a podnikatel s arménskımi koøeny (mezi jeho pøedky byli tureètí Arméni, obìti Arménské genocidy na konci první svìtové války).[zdroj?] Mimo svıch profesí se celoživotnì angažuje jako kurdskı aktivista (upozoròování na potlaèování kurdské menšiny v Turecku, Íránu a Iráku), spisovatel a pøekladatel: Je napøíklad autorem pøekladù èástí Bible a dìl Karla Èapka do kurdštiny, a naopak kurdské poezie i prózy do èeštiny a nìmèiny. V roce 2006 obdržel cenu Františka Kriegla.Od roku 1996 nìmecké obèanství.





Najdete na iDNES.cz